Yapımcı / Senarist / Yönetmen
MESUT UÇAKAN
İstanbul’daki fakir taşralıların öyküleri bir noktaya kadar hep birbirine
benzer.
Tıpkı gurbet konulu Yeşilçam filmlerindeki gibi.
Yıl 1972.
O da, İstanbul’a ilk geldiğinde, Topkapı otogarında inenlerden biridir. Elinde
küçük, eskimiş bir valiz; etrafına şöyle bir bakar ve derin bir iç geçirerek,
filmlerde ve romanlarda damla damla içinde biriktirdiği bu kentte ne yapıp yapıp
tutunmaya dair ahdini yineler: “ Bir yandan üniversiteyi okuyacak, bir yandan da
gerekirse tavan arasında aç susuz yaşayarak, sanat ortamına girecek ve büyük çok
çok büyük bir şair belki birazcık da romancı olarak tarihte yerini alacak”.
Ancak, koskoca bir çöle atılmış gibi hisseder kendini. Çünkü onca kalabalık
arasında yapayalnızdır, açtır, barınacak bir yeri yoktur, kimseyi
tanımamaktadır.
*
Böyle başlar 19 yaşında İstanbul’a gelen Mesut Uçakan’ın öyküsü. Bir noktaya
kadar milyonların gurbet öyküsüdür bu. Ama bir noktadan sonra farklılaşır. Nice
inişli çıkışlı bir mücadeleden sonra büyük bir şair ya da romancı olarak değil
ama ünlü bir yönetmen olarak Türk Sinema tarihinde farklı bir “duruş”la yerini
almayı başarır.
Bir noktadan sonra, kendine özgü renk ve çizgiler taşıyan kitaplık çaptaki bu
öykü, öyle birkaç cümle ile anlatılacak gibi değildir.
Çünkü; daha çok serüvenler vardır içinde. Cahil, kozmopolit ve dağınık bir
mahalle ortamından şuurlu bir tavra doğru lif lif dokunan bir fikrî
olgunlaşmanın serüveni; her biri birer iltihap gibi hayatını kemiren abartılı
zaaflara karşı acımadan savaşarak olgunlaştırılmaya çalışılan bir kişilik
serüveni; hep yalancı Leylalar peşinde koşmuş, sonunda gerçeğini bulabilmiş, ama
ona bir türlü ulaşamamış, bir anlamda kozasını kırıp içindeki kelebeleği sonsuza
doğru uçuramamış bir aşkın serüveni ve toplumu kurtarma cehdiyle ortaya çıkıp,
çarpıcı idealist davranışlar sergileyen fakat daha sonra çözülen, dağılan,
müptezelleşen bir kitlenin çöküş serüveni.
*
Uçakan, İstanbul’a geldiği yıllarda, ülke koyu bir ideolojik çatışmanın
ortasındadır. Kaba hatlarıyla sayarsak: Ülkedeki çarpık batılılaşmayı sürdüren
kemalistler, en demokratından en komünistine kadar, değişik sol fraksiyonlar,
solcularla sürekli öğrenci çatışmaları içersinde olan ülkücüler ve ara yerde
yine en demokratından en militanına kadar İslamî cemaatler.
Türk Sineması ise, bu sıralar hâla bir Yeşilçam Sineması’dır: Yıllarca, zengin
kız fakir erkek aşkıyla mendil ıslatan, yetiş cüneyt çığlıkları attıran,
dinimizin hazretli zatlarını dinden uzak kafalarla anlatan, sıkıştıkça
müstehcenliğe sarılan. Bu mantık, daha sonraları pornoya kadar uzanacaktır.
Böyle bir sinema ortamına, topluma hâkim olan ideolojik kutuplaşmalar çok fazla
yansımaz. Yansıyanlar içersinde de kendine en çok yer bulabilenler, daha çok
marksist sinema örnekleridir. Yılmaz Güney filmleri gibi. Bu hareketin kültür
ortamındaki temsilcisi Onat Kutlar yönetimindeki Sinematek Derneği olmuştur.
Bu hareketin karşısındaki tek kuruluş ise Milli Türk Talebe Birliği Sinema
Kulübü’dür. Zamanının en güçlü gençlik derneği olan MTTB, çarpık bir batılılaşma
hareketine ve Batı’dan gelecek her türlü yıkıcı fikir hareketine karşı Türk
halkının bin yıllık kültürünü ve bu kültürün temellendiği inancı bilinçli bir
duruşla savunan bir kuruluştur.
Bu tavrın sinemadaki ilk çıkışı Yücel Çakmaklı’nın 1970’de çektiği Birleşen
Yollar filmi olur. Sinema Kulübü’ndeki idealist gençler, bu çıkış etrafında
kenetlenerek, çeşitli açıkoturumlar, film gösterileri, seminerler ve yazılarla
milli bir sinema hareketinin teoriğini belirlemeye çalışırlar.
İşte, bu gençlerden biri Mesut Uçakan’dır.
İstanbul’a geldiğinde Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’na yazılan ve
bir öğrenci yurduna yerleşen Uçakan, çok geçmeden İstanbul’da tutunabilmeyi
başarmış, MTTB Sinema Kulübü’nde dostlukları ömür boyu sürecek bir arkadaş ve
sanatçı kadrosunun arasına katılmıştır.
Uçakan, bu faaliyetler esnasında bakar ki, mevcut sinema sektöründe her sene
çekilen 200’ü aşkın filme ve yüzlerce yönetmene karşı, halkın gerçek değerlerini
yansıtacak bir iki film ve bir yönetmenden başka temsilci yoktur. Bu boşluğu
doldurmaya karar verir. Bundan böyle, şiirlerini kalemle değil, kamerayla
yazacaktır. Böylece, büyük şair olma tutkusu, yerini büyük bir yönetmen olma
tutkusuna bırakır. Zaten, film de bir nevi şiir değil midir?
Akabinde, bir yandan okuluna devam eder, bir yandan helva satarak hayatını
sürdürmeye çalışır. Sinema Kulübü’nde açık oturum, seminerler, gösteriler
düzenlerken, gazete ve dergilerde sinema yazıları yazmaya başlar ve fırsat
buldukça da film çekimlerine katılır, reji asistanlığı ve senaryo çalışmaları
yapar.
Ardından, Akın Grup adını alan arkadaşlarıyla birlikte, Milli Sinema anlayışının
yetkin örneklerinden birini vermek iddiasıyla çekilen “Gençlik Köprüsü” filminin
çekiminde yer alır. Yıl 1975 ‘dir. Lisedeki anarşik olayları anlatan film büyük
ilgi görmüştür. Ama, sonunda çeşitli nedenlerle, 9 kişilik grup dağılır. Zaman
içinde gençlerin her biri farklı alanlara yönelir.
Mesut Uçakan ise direnir. Sinemada başlatılan hareketi sürdürme azmindedir.
1976’da beş kişilik yeni bir gurup kurar ve 1978’de senaryosunu tek başına yazıp
yönettiği “LANET” isimli filmini çeker.
“Lanet”, henüz üç filmde asistanlık yapmış 25 yaşındaki bir genç için amatör bir
denemedir.
Ama, Uçakan ismi, o dönemde MTTB Sinema Kulübü Başkanı olması, 1976’da Türk
Sinema tarihinin konusunda tek inceleme olan “Türk Sineması’nda İdeoloji” isimli
bir kitap yazmış bulunması ve “Mutlak Fikir Estetiği ve Sinema” isimli bir dergi
çıkartması hasebiyle dikkati çeken bir isimdir.
Bu nedenle, gerek ilk filmleri, gerek daha sonraki filmleri sürekli basının ilgi
konusu olur. Çoğu halktan da büyük ilgi görür. Pek çok ödül ve plaket alır.
Basında kimi göklere çıkartır onu, kimi yerin dibine geçirir. Rahatlıkla
anlaşılacağı gibi, toplumun ideolojik kutuplaşmalarına paralel övenler birkaç
sağcı köşe yazarı, yerenler ise sol kalemlerdir.
Uçakan, festivallerde de eserleri takdir edilen, ama bir türlü ödül verilmeyen
biri olur. Taşıdığı misyon yüzünden, bir sanatçı olarak estetik arayışları,
sinema sanatına getirdiği katkı hiç görülmez. Ona ödül vermek, ülkede sürekli
bastırılmaya çalışan dinî hareketlere ödül vermek olarak algılanır.
Ancak, gerek bu tavırlar, gerek İslam’ı topluma hâkim kılma çabasındaki
kitlelerin onu göklere çıkarması, sinemada Uçakan’ın bayraklaştırılmasına yol
açar ve verdiği mücadele, bir anlamda, bir medeniyetler çatışmasının simgesi
haline dönüşür.
Ama usta yönetmen bundan hem hoşnuttur, hem değil.
Hoşnuttur; çünkü, o içinde yaşadığımız şu üç günlük dünyayı “hayal”, ahiret
âlemini “hakîkat” görenlerdendir. Ve hakikat âleminde, herkes onun sinemadaki bu
bu bayraktarlığına şahitlik edecektir. Bu şehadet inancı açısından çok mühimdir.
Hoşnut değildir; çünkü, bu çarpık ortamda binbir imkânsızlıklarla çektiği
filmleri pek çok eksiklik taşımakta, haksız yere inancının temsilcisi olacak
karşılanmaktadır. Ayrıca, sanatçı, sürekli bu mücadele yönüyle öne
çıkartılmakta, sanatçı kimliği kasıtlı olarak hiç dikkate alınmamaktadır.
Bu nedenle, Uçakan, gelişen zaman içersinde, “ Milli Sinema”, “ İslamî Sinema”,
“ Beyaz Sinema “ gibi kendine yamanmaya çalışan bütün yakıştırmaları reddeder.
Yaptıklarının, müslümanca bir duyuşun kendine mahsus dışa vurmaları olarak
karşılanmasını ister. Bol bol konuşup, hiç eser veremeyenlere nispet, mümkün
olduğunca susmayı yeğler
Bir şeyi daha yapar. Daha sonraki yıllarda dindar geçinen aydınların pek çoğunun
çeşitli nedenlerle yozlaşması, başkalaşması, sekülerleşmesi, kozmopolitleşmesi
karşısında dik durmaya, ahlakî duruşundan taviz vermemeye özen gösterir. Bunun
için pek çok fırsatları reddeder, pek çok maddi sıkıntıları göze alır.
Uçakan’ın bütün fikir ve estetik çabalarında bu dik duruş vardır. İlkel
şartlarda çekmek zorunda kaldığı ilk filmi olan “Lanet”de bir genç kız, kendini
yakma sahnesini yönetmenin istediği şekilde oynamayı reddedince sırtına bir
kadın mantosu geçirip, saçına bir peruk, göğüslerine birer portakal takarak
ayaklarına döktürdüğü benzini ateşleyen O’dur. Pek çok dizi film teklifini
sutyen külot sahneler çekmem diyerek reddeder. Pek çok sinema ve tv film
teklifini prodüksiyon yetersizliği yüzünden esere zarar verecek diye çekmeye
yanaşmaz.
Bu dönemde en çok öne çıkan çalışmaları; 1987’de çektiği, Türk Sineması’nda ilk
bilim kurgu denemesi olan ve beyin naklini anlatan “Kavanozdaki Adam” isimli 5
bölümlük TRT dizisidir. 1988’de Necip Fazıl Kısakürek’ten uyarladığı, ilk defa
yargılayanları yargılayan “Reis Bey”, 1990’da ilk defa üniversitedeki başörtülü
kızların dramın anlatan “Yalnız Değilsiniz”, 1993 ‘de ilk defa yakın tarihimizde
şapka yüzünden bir müderrisin haksız yere idamını anlatan “Kelebekler Sonsuza
Uçar”, 1995’de ilk defa faili meçhul cinayetleri ele alan “Ölümsüz Karanfiller”,
2007’de ilk defa büyük bir cesaretle günümüzde dergâhların kurtarıcılığına
cesurca dikkat çeken “Anka Kuşu” çığır açan ve ilkleri başlatan eserlerdir.
*
Gelen seneler Uçakan'ı zorlu bir döneme sürükler. Ülke siyasal ve ekonomik
krizlerle çalkalanır. 28 Şubat 1997’de postmodern bir darbe yaşanır. Projelerine
finansör olan çevreler, özellikle holding çevreleri dağıtılmıştır. Geçimini
sürdürebilmek için reklam tanıtım filmleri çekmek durumunda kalır. Arada bir
dramatik belgesel filmler yapar. Kültür ve Turizm Bakanlığı için yaptığı
“İstiklal Marşı Şair'i Mehmet Akif Ersoy”, Gölcük Belediyesi için yaptığı
“Deprem Üssü Gölcük”, Beyza Müzik için yaptığı ”Gönül Dosta Gider” bunlardan bir
kaçıdır.
Ama sinemadan kopar. Bu kopuş, hayatın başka bir zenginliği ile yüzleştirir onu.
O güne dek içinde sessice büyüyen metafizik arayışlarıyla daha fazla hemhal
olur; imbik imbik damıttığı, damla damla çoğalttığı hakikat sancıları, sonsuza
yürüyüşünü daha da büyütür içinde.
Aradan 8 yıla yakın bir zaman geçer. Toplum idealizmden uzak; daha dünyevî
kaygılara yönelirken, arkadaşları ticarette ve siyasette çok büyük yerlere
gelirken o, içindeki bu yürüyüşte kaybetmiştir kendini.
Ne var ki, sinema onun yeryüzündeki denizidir. Denizden uzak kalışı içini
yakmaktadır. Kopuş biraz fazla sürse de dayanamaz, tekrar döner Yeşilçam’a.
Yaşadığı sancıları seyircisiyle paylaşmak için dayanılmaz bir coşku içindedir.
“Anka Kuşu” filminin senaryosunu yazar.
Bir yandan da, dönüşünü vurgulamak için Sonsuzkare isimli bir dergi çıkartır.
Sinema adamları onu saygıyla karşılarlar. Türk Sineması'nın gencinden yaşlısına
en kült isimleri, yönetmen ve sinema yazarları dergisinde yazmaya başlar. Halit
Refiğ, Yavuz Turgul, Atilla Dorsay, Nuri Bilge Ceylan, Burçak Evren, Ayşe Şasa,
Tunç başaran, Şerif Gören, Ümit Elçi, Reis Çelik, Özdemir Öğüt, Çetin Tunca,
Gioanni Scognamıllo, İhsan Kabil, Aydın Sayman bunlardan bir kaçıdır.
“Anka Kuşu”nu çekecek yeteri kadar finans bulamaz. Bunun üzerine çekmecesinde
hazır duran daha küçük bütçeli bir projeyi devreye sokar. “Anne Ya da Leyla”
böyle çıkar ortaya. Ama film, sembollere dayalı, anlaşılması ve izlenmesi zor,
yer yer de düşük prodüksiyonun getirdiği aksaklıklarla doludur. Beğenen çok az
kişi çıkar. 10 yıl sonra Mesut Uçakan'dan muhteşem bir dönüş bekleyen çevreler,
büyük hayal kırıklığına uğrarlar. Geriye koyu bir hüsran ve bir yığın borç
kalır.
Ardından çılgın bir kararla küçük de olsa bulduğu üç beş yeni destekten cesaret
alarak büyük umutlarla “Anka Kuşu”nun çekimine girer. “Anka Kuşu” da Türkiye’de
yine bir ilki gerçekleştirmekte; çarpık bir batılılaşma çerçevesinde dışlanan,
horlanan, yasaklanan dergâhlardaki kurtarıcılığa, erdiriciliğe büyük bir
cesaretle dikkat çekmektedir.
Bu kez yaptığı, genelde beğenilir. Fakat sonuç yine fiyaskodur. Çünkü yine
seyirci yoktur, yine hâsılat düşüktür. Uçakan bu kez daha da büyük borçlarla
başbaşadır. Anlaşılan odur ki, aradan geçen zaman içersinde sinema değişmiştir,
seyirci değişmiştir, toplum değişmiştir, dağıtım biçimleri; tanıtım biçimleri
değişmiştir ve Uçakan bu değişimi doğru okuyamamıştır.
İnsan ve evrenin gerçeğini araştıran Anka Kuşu iş yapmazken, çoğu küfürlü, sulu
sepken komediler, vıcık vıcık ajitasyon kokan içi boş gözyaşı filmleri rekorlar
kırar.
Ama bu onu yıldıracak değildir tabii.
Ne olursa olsun yürüyüşünü sürdürmeye kararlıdır.
O her şeyden önce sonsuzun peşindedir.
Dikkatli bakanlar filmlerinde bu yürüyüşün izlerini çok açık görebilirler.
Hatta son filmi “Anka Kuşu”nda olduğu gibi bazen bu yürüyüşler çılgın danslara
dönüşür.
Uçakan, mücadelesinde hep tek başına kalan, hep imkansızlık içinde çırpınan ama
buna rağmen sisteme kafa tutmaktan çekinmeyen bir kişiliktir. Bu onu pek çok
gencin gözünde idole dönüştürür, ama o, bundan habersiz sıradan samimi bir
Müslüman kişiliğe bürünmenin sancıları içindedir.
Fikirde ve estetikte mükemmeliyetçidir; bilhassa dinî ve ahlâkî hassasiyetlere
büyük özen gösterir. Bu onun başarılarının ana sebeplerinden biridir, ama aynı
zamanda başarısızlıklarının, yalnız kalmasının da püf noktasıdır. Gelen çoğu
teklifleri bu doğrultuda hiç çekinmeden geri çevirmekten, pek çok çevreyi
küstürmekten çekinmez. Bu yönüyle, yaşadıkları, “sinemada din ve dinde
sinema”nın yerini irdeleme açısından tarihî bir değeri haizdir.
Eserlernden açıkca anlaşılır ki, o sistemle kavgalıdır. Ama, yakından bakanlar
için daha büyük bir kavgası vardır onun: Kendisiyle!. Ne ki ona göre en büyük
kavga odur aslında. Dışındaki her şey buna bahane… Hayat bir oyundur onun için,
bir filmdir, bir yanılsamadır. Ve kendisi de bir oyuncu. Film hiç bitmeyecekmiş
gibi rolüne saplanıp kalmak yerine ölmeden önce bu rolün dışına çıkmak, Gerçek
Yönetmen’in huzuruna varmak , ölümsüzlük sırrına ermek, bu yanlışları, bu
zaafları yenmek gibi bir derdi vardır. Ona göre sinemanın amacı da işte burada
ortaya çıkmaktadır. Gerisi oyalanma.
Aşk! Yeryüzünün en sihirli, en gerçek, en derin sözcüğü… Bütün zaman ve mekânı,
kelime ve kavramları, suret ve anlamları içinde eriten şok kelime!.. Aşk!..
Ölümsüz… Sonsuz… Sevginin en dayanılmazı!
Zordur bu aşka talip olmak. Zamanın, bir yığın gereksiz ilişkilerde harcanıp
bittiği, teknoloji çöplüğünde boğulup gitmeye direnerek… ötelerden, kaf dağından
gelen sese doğru koşmak! Bu her kişinin kârı değil! Bu Kaf dağına yolculuktur,
uçsuz bucaksız vadilerden geçerek…
Ve işte, Uçakan, böyle bir yolculuğun adıdır!...
Antalya Film Festivali Halk Jürisi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye
Yazarlar Birliği, Birleşik Sanatçılar Derneği, Taşkent Film Festivali tarafından
verilmiş çeşitli ödüllerin ve sivil toplum kuruluşları tarafından verilmiş
sayısız tebrik, teşekkür plaketlerinin sahibidir. Ama görünen o ki onun asıl çok
önemsediği tek ödül vardır: Sevgilisinden alacağı ödül…
*
Uçakan’ı bütün serüvenleriyle hep bir zirveye yolculukta görürüz: Fikir ve
estetiğin, aşk ve hakikatin zirvesi…